BAP Quarterly
Bap q spacer Bap q spacer

DÜRBÜN

In Turkish

by Dr. A. Giray Uraz

20. yüzyılın ikinci yarısında, içinde yaşadığı kültürel - toplumsal yapının herhangi bir boyutta kendisini denetlediğini ve engellediğini düşünen ve bundan yakınan hemen her bireyin atıfta bulunduğu Big Brother, Orwell’ın, siyasal yapının denetleyiciliğini   sembolize ettiği en popüler yönetici tipidir. Bu hayali kişilik, Orwell’ı  okuyanlar ya da sadece duyanlar arasında öylesine popüler olmuştur ki, bazı kültürlerde sıradan insanların, yine o kültürdeki sıradan insanların 24  saatlik gündelik yaşantısını TV.den  izlediği programlara onun  ismi verilebilmektedir. Bu olayda dikkat çekici olan boyut, izleyici olan insanların herhangi bir denetleme veya engelleme yetkisi olmayan, sadece beğeni ya da eleştirilerini belirtebilen sıradan insanlar olmalarıdır. Ancak izlenenlerin, izleyicileri denetleyici/engelleyici olarak algılamalarının ardında, TV oyunundan sağlamayı umdukları kaynaklara (para, şöhret, statü vb.) ulaşabilmek için onların olumlu değerlendirmelerine ihtiyaç duymalarının yattığı söylenebilir.

Kayıtlı belgelere ulaşılabilen  insanlık tarihine bakıldığında, Sümerlerden bu yana gözlenen olgu da aynı tabloyu göstermektedir. Sağ ve sağlıklı kalmak ya da özendirici uyarıcıları edinip  yaşamını zenginleştirmek amacıyla sürekli kaynak sağlamak zorunda olan sıradan insanlar, kaynak edinme sürecine doğrudan katkısı olmayan üç grup insana da kaynak sağlamak ve onların onayını almak zorunda kalmışlardır. Bu üç gruptan ilki, doğal ortamında yaşayan diğer hayvanlar gibi içgüdüsel sosyal davranış normlarına sahip olmayan, ya da sahipse bile kültürel yapılanma nedeniyle bunları kullanamayan insanlar için sosyal davranış normları (yasa, yönetmelik, adet, gelenek vb.) üreten ve bunlara uyulup uyulmadığını denetleyen yöneticilerdir. İkinci grup, sıradan insanların ürettikleri kaynakların korunmasını ve yöneticiler tarafından üretilmiş sosyal davranış normlarına uygun kullanılmasını sağlayan asker ve polislerdir. Son grup ise, “ben kimim, nereden geldim ve nereye gidiyorum” sorularını sorarak “benlik algısı” oluşturmaya çalışan tek canlı olan insana, inançlara dayalı olarak, geçmiş ve özellikle gelecek hakkında açıklamalar yapan din adamlarıdır.

Tüm kültürlerde, kendileri için kaynak edinmeye çalışan insanların,  kaynakların nasıl üretileceği ve nasıl tüketilebileceği konusunda bu üç grup insanın beğenisine ve onayına ihtiyacı vardır. Özetle söylenecek olursa, herhangi bir birey  için tüm yöneticiler, asker ve polisler ile din adamları birer Big Brother konumundadırlar. Ancak bireyin denetlenme ve engellenmesi bu üç grup insanın yetki ve davranışlarıyla sınırlı kalmamakta, onların ürettiği sosyal davranış normlarını ve değerleri benimseyen, kendince yorumlayan, daha da tehlikelisi yücelten sıradan insanlar tarafından da gerçekleştirilmektedir. Böylelikle birey için çevresindeki hemen herkes, hemen her zaman bir Big Brother olmaktadır.

Yaşamının her anında çevresindeki herkes tarafından gözlenen, değerlendirilen, denetlenen ve zaman zaman engellenen insanlar sıradan insanlardır ve bu insanlara yaklaşık iki yüz yıldan bu yana, birtakım “hak”lar tanındığı iddia edilmektedir. Bu hakları düzenlediği ileri sürülen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin kökeni 1700’lü yılların ikinci yarısına dayanmaktadır. Bildirge elli beş yıl önce son halini almış ve yüzden fazla ülke tarafından kabul edilmiştir. Fransız devrimine temel oluşturan anlayış, ekonomik olarak güçlenmiş kentsoyluların, kendilerini özel (sıra dışı) gören aristokratlar kadar donanımlı ve değerli olduğunu kabul ettirme ve yönetimi ele geçirme çabasıdır. Yasa yoluyla tüm Fransız halkının birbirine “yurttaş” şeklinde hitab etmesini sağlamaya çalışmanın ardında yatan da bu eşit olma iddiasıdır. Aynen Sovyet devriminden sonra yasallaştırılan “yoldaş” kavramında olduğu gibi. Günümüzde de neredeyse tüm toplumlar bu anlayışı kendilerince yorumlayıp kabullenmiş görünmektedir. Ancak, bu anlayışın realize edilmesi sürecinde iki temel sorun yer alır.

 

Sorunlardan ilki, eşitlik kavramı ile ifade edilmeye çalışılan olgunun karşılığının, kesinlikle ve hiçbir şekilde doğada bulunmamasıdır. Doğada karşılığı bulunmayan bu yapay kavram, insanların davranışları sonucu, geçerli yasalar karşısındaki konumunu belirlemeye yönelik olarak yine insanlar tarafından üretilmiştir. Unutulmamalıdır ki yasalar zamana ve mekana, daha güncel bir ifade ile o anki siyasal koşullara ve ahlaki değerlere göre değişen kurgulamalardır. Bu özellikler göz önüne alınırsa, genel geçer, evrensel bir “insan hakları” kavramından söz etmek olanaksızdır.

İkinci sorun ise, soyut ve genel bir çerçeve içinde aktarılmaya çalışılan  “eşitlik” kavramının tartışmasız ve kaçınılmaz bir şekilde yoruma açık olmasıdır. Bu, yoruma açıklık konusuna birkaç örnek vermek gerekirse, 5. maddedeki “… zalimce , insanlık dışı ya da onur kırıcı davranış ya da ceza …”, 9. maddedeki “… keyfi olarak yakalanamaz, tutuklanamaz ve sürgün edilemez.”, 14. maddedeki “… zulüm altında başka ülkelere sığınma …” ifadeleri ilk akla gelenlerdir. Kaldı ki, bildirgenin yoruma bunca  açık olması, hazırlayıcılarını da ciddi olarak endişelendirmiş olmalı ki, 30. son maddede “… yorumlanamaz …” ifadesini kullanmak zorunda kalmışlardır.

Temelde insanın kendini “yüce bir varlık” gibi görmesine yol açan egocentric bakış açısının ve bunun yanı sıra, kentsoyluların aristokratlara, proleterlerin kentsoylulara karşı mücadelelerinde temel aldıklarını iddia ettikleri hakkaniyet anlayışının bir sonucu olan evrensel (?) insan haklarının, iyi niyetli entelektüel bir yüceltmeden daha öteye işlevi olması olasılığı son derece düşüktür.

Tartışmanın başından beri insandan, daha da önemlisi sıradan insandan söz edildi. Bu noktada insan hakkında açıklanması gereken birkaç boyut bulunmaktadır.

 İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinde  “insan”dan söz edilir ya da etmeye çalışılır ama, insan, teknik olarak ifade edilirse “birey”, sosyal davranış normlarının biçimlendirilmesinde sınırları oluşturmak için ölçüt olarak alınan toplum açısından değersiz, hatta anlamsızdır. 16. maddenin 3. bölümünde toplumun “doğal ve temel birimi” olarak açıkça aileden söz edilmektedir. Ayrıca, ailenin toplum tarafından korunduğu da belirtilmektedir. Doğal ve temel birim olarak doğal bir canlı olan bireyin kabul edilmediği, sınırları, sosyal davranış normları  yapay olarak biçimlendirilmiş, insanların ancak soyutlama yoluyla anlamlandırabildiği toplumun , birim olarak bile kabul edilmeyen bireyin haklarını nasıl veya neden vereceğini ya da koruyacağını anlamak olanaksızdır.

Sıradan insan bu noktada söz konusu olmaktadır. Tarih boyunca sınırlarını, niteliklerini, sosyal davranış normlarını, sıradan olmayan, ya da olmadığı iddia edilen güçlü bireylerin, yöneticilerin belirlediği toplumun kafalarda oluşturulabilmesi için birçok sıradan insana gerek vardır ve yöneticiler bu insanlara toplumun üyesi olmalarından dolayı birtakım “haklar” verirler. Eşitlik hayali, yönetenler tarafından bu sıradan insanlara, birbirleri arasında oynatılan bir oyundur. Bu tür bir iddiaya karşı akla ilk gelen itiraz ise “Demokrasi” adı verilen yönetim biçiminin eşit haklar iddiasıdır. Günümüz uygarlığının saygıdeğer yönetim biçimi. Yönetenler, yönetilenler tarafından seçilir! Olayın buraya kadar olan kısmı doğrudur ama seçilmiş olmanın getirdiği farklar hep göz ardı edilir. Seçilmiş olanlar, zaten sahip oldukları hakların yanı sıra imtiyazlar ile donatılırlar. Seçilmiş olanların, güya temsil ettikleri insanlardan birçok bilgiyi gizleyebilmesi (devlet sırları mı demeliyiz ?), sıradan insanların ürettiği kaynaklardan derlenen artı değeri, kendi inanç ve tercihleri doğrultusunda kullanabilmeleri (toplumun ve devletin yararı için olmalı), inanç ve değerlerinden dolayı sıradan insanların özel ve sosyal yaşamını gizlice izleterek uygun görmedikleri durumda yaşama haklarını bile ellerinden alabilmeleri (toplumsal yapının değişmeden, olduğu haliyle süregitmesini sağlamak amacıyla herhalde), hiçbir şekilde insan hakkı olarak açıklanamayacak, sıradan insanların da asla ulaşamayacakları imtiyazlardır.  

Yöneticiler tarafından, seçilmiş olmanın getirdiği farklılıkla sürekli kullanılan bu ve benzeri imtiyazların kullanılma amacı tartışıldığında bireylerin değil,  toplum, devlet, sosyal yapı vb. gibi soyut kavramların amaç ve gereksinimlerinden söz edilir. İnsanın bilişsel süreçler yoluyla yarattığı soyut kavramlardan başka bir varlığı olmayan, nesneler varlık alanının değil, kavramlar varlık alanının bu kurgusal yapılarının amaç ve/ya gereksinimleri nasıl olabilir ki ? Yaklaşık 150 yıl önce toplumu organizma gibi açıklamaya çalışan bir Sosyoloji yaklaşımının hiçbir şekilde gerçekliği olmayan bir benzetmesinin kalıntıları mı, yoksa imtiyazlıların kendi tercihlerini uygulatabilmek için yararlandıkları bir yalan mı? Toplumun, devletin, sosyal yapı vb.lerinin amacı, gereksinimi, tercihi olamayacağı, amaç ve gereksinimin tümüyle insana özgü olduğunu 79 yıl önce Allport (1924) “bilinç ve davranış bireyin sınırları içindedir” diyerek belirtmemiş miydi? İmtiyazlı kişiler bunların sadece kurgulanmış kavramlar olduğunu bilmiyorlar mı acaba ?     

İşin ilginç olan bir başka yönü de, herhangi bir sosyal yapıda imtiyaz sahibi olanlar sadece yöneticiler, askerler, polisler ve din adamları değildir. İnsan haklarına sahip sıradan insanların yücelttiği - yüceltmeleri öğretilen – kendini kabul ettirebilmiş üst düzeydeki sporcu ve sanatçılar da imtiyazlılar grubunun üyeleridir. Bu insanlar da, saygı duyulan, hayran olunan    - hayran olunması öğretilen - performans ve özelliklerini sergilerken ya da olağan gündelik yaşamlarını sürdürürken, sıradan insanların uyması beklenen sosyal davranış normlarına uymak zorunda değildirler. Sonuç olarak bir değerlendirme yapılırsa, insan haklarının, imtiyazlıların imtiyaz sahibi olmasını onaylayan ve onlara alkış tutan sıradan insanların dudağına çalınmış bir parmak bal olduğunu görmek zor değildir.

Bu genel tablo çerçevesinde bakıldığında, bir sosyal yapı içindeki herhangi bir imtiyazlının, o sosyal yapı içindeki hak sahibi sıradan insanlara göre çok daha değerli ve vazgeçilmez olduğu sonucuna varılabilir. Bu ayrıcalığa yol açan, o insanların sahip olduğu olağanüstü değer midir, yoksa sıradan insanların onlara yüklediği, atfettiği değer midir. Psikolojik   Sosyal Psikoloji alanında etkin olan Bilişsel Davranışçı yaklaşım da, Sosyolojik Sosyal Psikoloji alanında etkin olan Sembolik Etkileşim yaklaşımı da bu soruya aşağı yukarı aynı cevabı verir. Hiçbir şey değerini kendi içinde taşımaz, algılayan birey, algıladığı şeye değer yükler. Bu durumda imtiyazlıların varlığı, doğrudan doğruya sıradan insanların onları değerli olarak algılamasına bağlıdır. Bu ön koşul da sıradan insanların algılarının biçimlendirilmesini gerektirir. Bu temel sayıltı (basic assumption) kabul edilirse, sıradan insanların algısının nasıl biçimlendirildiğini de anlamak ve  açıklamak gerekmektedir.

Bu konuda tartışmasız biçimde söz konusu edilebilecek tek süreç öğretme – öğrenme sürecidir. Giriş düzeyinde Psikoloji bilgisi olan herhangi bir insanın aklına ilk gelen öğrenme süreçleri de klasik ve edimsel koşulama ile bilişsel öğrenmedir. Ancak söz edilen durumda çok daha etkin olan bir öğrenme biçimi de sözel öğrenmedir. Bilindiği kadarıyla sadece insana özgü olan ve soyutlama yeteneği  ile üretilmiş olan sembolik dil insan yavrusuna, hatta yetişkin bir insana soyut kavramlar ve bunlara bağlanan değerler kazandırılır. Bir başka değişle, sosyalizasyon sürecinin, tutum kazandırma sürecinin belki de en önemli boyutu, soyut kavram ve değerlerin öğretilmesidir.

 

Bu konuya değinen , belki de Big Brother’ dan daha fazla önemsenmesi gereken, ancak ne yazık ki pek de dikkate alınmayan  bir boyut, yine Orwell’in 1984 romanında “Yeni Dil” adıyla yer almaktadır. ”Ing. Sos.” un yöneticileri, yönettikleri sıradan insanların değerlerini, dolayısıyla algılarını biçimlendirebilmek amacıyla dilde yeni bir yapılandırmayı hedeflemişlerdir. Bu yeni yapılandırma ile dildeki soyut kavramlar olabildiğince azaltılmakta, yönetim için istendik olmayan düşünce ve değerlere yol açabilecek tüm kavramlar dilden kaldırılmaktadır. Örneğin ; “kötü” kavramı dilden çıkartılarak yerine “az iyi” ya da “daha az iyi” kavramlarının kullanılması hedeflenmektedir. Aynı zamanda, düşünce sisteminde kaçınılmaz olarak var olan bir diyalektik unsur (zıtların birlikteliği),yönetenlerin amacı doğrultusunda kullanılarak sıradan insanların algısı istenilen yönde biçimlendirilmektedir. Örneğin ; yıllardır amaçlı olarak sürdürülen savaşı yöneten “barış” bakanlığıdır ve “savaş barıştır” sloganı sürekli kullanılmaktadır. Romanda bunlara benzer bir çok örnek bulunabilir. Bu uygulama, kavramların insanların düşüncesini belirlediği ve biçimlendirdiği sayıtlısıyla gerçekleştirilmektedir. Eğer bu sayıtlı geçerliyse, tüm Big Brother’lar tarafından, hatta diğer bir sıradan insanı değerlendirip denetleyerek Big Brother’lık oynayan tüm sıradan insanlar tarafından kullanılabilir ve kullanılmaktadır da. Biraz daha kibar ve esnek olarak elbette.

Tarihin çok eski dönemlerinde hangi kavramların kullanıldığını bilemiyor olabiliriz ama, günümüz dünyasındaki ülkelerin hiç birinde savaş bakanlığı, saldırı güçleri ya da saldırı bütçesi kavramlarının kullanılmadığı konusunda fikir birliğine varılabilir. Tüm bu ülkelerde, savunma bakanlığı, savunma güçleri ve olağanüstü miktarlarda savunma bütçelerinden söz edilir. Resmi ifadelere bakılarak, hiçbir ülkenin saldırı amacı ve bu amaca yönelik donanımı olmadığı varsayılırsa, tüm ülkelerin olağanüstü boyutlardaki savunma bütçelerinin ve     donanımlarının açıklamasını yapmak olanaksızlaşır. Tüm ülkelerdeki resmi öğretilere göre saldırı amacı ve donanımı bulunmayan bir dünyada binlerce yıl boyunca gerçekleşen saldırı ve savaşlar insan dışı güçlerin, belki de UFO’ların eylemleri olsa gerek. Aynı şekilde, siyasal yapıları ve yönetim biçimleri birbirine hiç benzemeyen onlarca ülkenin yöneticileri, yönetim biçimlerinin demokrasi olduğunu ısrarla, inatla iddia etmektedirler. Bir siyasi değerlendirmeye göre “kötü yönetimlerin arasındaki en iyi yönetim biçimi” olduğu ileri sürülen bu demokrasi nasıl bir şeydir ki, birbirine hiçbir yönden benzemeyen onlarca yönetimin tamamı aynı kavramla tanımlanabilsin. Bunun tek açıklaması, imtiyazlıların demokrasi kavramını kendilerince tanımlayıp, sıradan insanlara da bunu dayatmaları olabilir.

Aslında sıradan insanların temel çıkmazının, sembolik dil yoluyla kendilerine yüklenen tutum ve değerlerden kaynaklandığını ileri sürmek, tartışmaya açık bir görüş kabul edilebilir. Ancak, herhangi bir bilimsel faaliyette yararlanılması kaçınılmaz olan işevuruk tanımlarla betimlenmeyen ya da betimlenemeyen tüm soyut kavramların her birey için bence’si olması, daha da tehlikelisi her bence’nin hakikat yerine gerçek olarak benimsenmesi sorun yaratan temel olgudur. Her bireyin kendince ve asıl bir eşitlik, özgürlük, demokrasi, dürüstlük, onurluluk vb. tanımı ve anlayışı olması, iletişimi olduğu kadar ilişkileri de aksatmakta ve sıradan insanların, imtiyazlıların tanım ve anlayışını kabul etmekle yetinmelerine neden olmaktadır. Başarı ve sanat kavramları da hiçbir nesnel boyutu ve ölçütü olmayan kavramlardır. İşyerindeki yöneticisinin başarılı ya da başarısız olarak değerlendirdiği herhangi bir birey, aynı toplumda yetişmelerine ve sözde aynı değerlere sahip olmalarına rağmen bazı arkadaşları tarafından başarısız olarak değerlendirilebilir. Öte yandan, hangi faaliyetin “sanat” faaliyeti olduğu, hangi ürünlerin sanat ürünü olduğu, sıradan insanların oluşturduğu çoğunluğun beğeni ortaklığına göre mi, yoksa bu faaliyetleri yapan ya da değerlendiren kerameti kendinden menkul uzmanların onayına göre mi belirlenmektedir ve/ya belirlenmelidir ?    Nesnesi, ölçütü olmayan, tanımı her bireye göre değişen soyut kavramların yarattığı bu kargaşa mesleki, sosyal ilişkilerimizde ve siyasi değerlendirme ve anlamlandırmalarımızda sorun yaratmakla kalmayıp, özel ilişkilerimizde de olumsuz sonuçlar yaratabilmektedir.

Birbirine aşık olan tüm sevgililer (özellikle zorunlu bir ilişki içinde olan evli eşleri dışarıda bırakmak gerek) içtenlikle ve inanarak, partnerlerine aşık olduklarını ya da en azından onu sevdiklerini söylerler. Ama, tüm sevgililer ilişkilerinin herhangi bir döneminde aynı partnerlerine “ sen beni gerçekten sevmiyorsun, gerçekten sevseydin …” demişlerdir. Bunun nedeni de “sevgi”nin nesnesi olmayan, içeriğini her bireyin kendince doldurduğu soyut bir kavram olmasıdır.

Son olarak, sıradan insanların algılarını biçimlendirmek amacıyla tüm ilişki biçimlerindeki Big Brother’ların en sık kullandığı ve neredeyse tüm insanların yücelttiği bir soyut kavrama “biz” kavramına göz atalım. Bilindiği gibi sembolik dillerin çok büyük bir kısmında kullanılan zamirler, üçü tekil şahıs (ben,sen, o) ve üçü de çoğul şahıs (biz, siz, onlar) olmak üzere altı tanedir. Bunların, sembolik iletişim sürecinde kullanılmaları büyük oranda anlaşılabilirlik ve ekonomi sağlar. Ancak dikkat edilirse, üç tekil şahsı temsil eden zamirlerin nesnelerinin (birey) var olmasına karşılık, üç çoğul şahsı temsil eden zamirlerin nesneleri yoktur ve dolayısıyla içeriğinin ne olduğu sadece o zamiri kullanan birey ile onun ileti gönderdiği bireyin algılarına bağlıdır. Bir insana “biz” kavramı kullanılarak ileti gönderildiğinde, iletiyi alan  birey kendini o grubun, o soyut yapının üyesi olarak algılıyorsa ayrı, algılamıyorsa ayrı bir tepki verir. Bununla beraber, insan kültürleri içinde “biz” kavramı öylesine yüceltilip önemsenmesi sağlanmıştır ki, teknik olarak kaçınılmaz biçimde var olan bir boyut göz ardı edilmektedir. Algıya da bağlı olsa, soyut ta olsa, “biz” denilen o yüce (?) anlaşılmazın algılanabilmesi için “siz” ya da “onlar” gibi dışlanan ve çoğunlukla yüce olmayan (?),belki de aşağılayıcı anlaşılmazların algılanabilmesi gerekir. Biz kavramı ne kadar sarıp sarmalayıcı bir kavramsa, siz ve de özellikle onlar kavramları da o kadar dışlayıcı ve soğuk kavramlardır. Bunu, hayatında ilk defa dürbün gören bir çocuğa dürbün kullanmayı öğretmeye benzetebiliriz. Dürbünün kullanılma amacı uzaktaki nesneyi yapay  olarak yaklaştırmaktır ama, çocuğun dürbünün diğer tarafından bakması sağlanırsa  nesne yapay olarak daha da uzaklaşır. Tüm Big Brother’lar, imtiyazlarını sürdürmelerine olanak sağlayacak “biz” için dürbünün yapay olarak yakınlaştırıcı tarafından bakılmasını, imtiyazlarını tehdit edebilecek “onlar” için de dürbünün yapay olarak uzaklaştırıcı tarafından bakılmasını sağlamaya çalışırlar. Genellikle de sıradan insanlara karşı başarılı olurlar.

Sıradan insan Big Brother’lardan, sembolik dilin yarattığı belirsizliklerden kurtulabilir mi ?

Kendi yarattığı totemlere tapmaktan ve kendi yarattığı tabulardan kaçmaktan kurtulduğunda belki.

 Ama denemeye değmez mi ?

 
Bap q logo